4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Gününde Türkiye

4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü. Dünyanın dört bir yanında hayvanların yaşam hakkına dikkat çekilirken Türkiye'de milyonlarca sahipsiz hayvanın geleceği belirsizliğini koruyor. 2024'te yapılan yasal değişiklikle birlikte tartışmanın merkezine “toplama” ve hayvanların akıbeti oturdu. Peki Türkiye gerçekten hayvanları koruyan bir politika mı uyguluyor, yoksa sorunu sokaklardan görünmez hale getirmeye mi çalışıyor?

4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Gününde Türkiye

2024'te değişen yasa, değişen politika Türkiye'de sahipsiz hayvanlara ilişkin politika 2024 yılında yapılan yasal değişiklikle önemli ölçüde değişti.
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda yapılan değişiklikle belediyelere sahipsiz
hayvanların bakımevlerine alınması konusunda daha kapsamlı yükümlülükler getirildi.
Hükümet değişikliği, sahipsiz hayvan sorununa çözüm üretmek ve özellikle insanlara yönelik saldırıların önüne geçmek açısından gerekli bir düzenleme olarak savundu.
Hayvan hakları savunucuları ise düzenlemenin özellikle sokak hayvanlarının toplatılması ve öldürülmesinin önünü açtığı gerekçesiyle sert biçimde karşı çıktı.
“Hayvanların yaşam hakkı ile insan güvenliği arasında bir tercih yapılması gerektiği” şeklindeki yaklaşım, tartışmayı daha da keskinleştirdi. Oysa iki sorunun birbirinin alternatifi olması gerekmiyor.


“Toplamak” çözüm mü?
Bir hayvanın sokaktan alınması tek başına onun korunduğu anlamına gelmiyor.
Hayvan uygun olmayan koşullarda bir bakımevine götürülüyorsa, yeterli veterinerlik hizmeti
alamıyorsa, yeterli beslenemiyorsa, hastalıklar kontrol altına alınamıyorsa, kapasitesi yetersiz tesislerde tutuluyorsa veya sahiplendirme sistemi çalışmıyorsa “toplama” kelimesi “koruma” anlamına dönüşmüyor.
Tam tersine, hayvanın sokaktan alınması yalnızca sorunun toplumun gözünden uzaklaştırılması anlamına gelebiliyor.
Hayvan hakları savunucularının en önemli itirazlarından biri de burada ortaya çıkıyor: “Sokakta görünmeyen hayvanın sorunu ortadan kalkmış olmuyor.”


Belediyeler gerçekten hazır mı?
Yasanın uygulanmasında en büyük sorulardan biri belediyelerin kapasitesi.
Hayvanların toplanması için yasal yükümlülük getirmek başka, ülke genelinde yeterli sayıda modern, denetlenebilir ve hayvan refahı standartlarına uygun bakımevi oluşturmak başka.Sayıştay'ın çeşitli belediyelere ilişkin denetimlerinde hayvan bakımevleri ve sahipsiz
hayvanlara yönelik hizmetlerde mevzuata aykırı uygulamalara ilişkin tespitler bulunuyor.
Bu durum önemli bir çelişkiye işaret ediyor:

Devlet belediyelere sorumluluk yüklüyor; peki bu sorumlulukların gerçekten yerine getirilip getirilmediğini kim, ne ölçüde denetliyor?
Hayvanların yaşam hakkını koruyan bir sistemin yalnızca kanun çıkarmakla kurulamayacağı açık. Para, personel, veteriner hekim, barınak kapasitesi, kısırlaştırma altyapısı, sahiplendirme sistemi ve etkin denetim gerekiyor.


Muhaliflerin itirazı: “Sorun hayvanlar değil, yanlış politika”
Hayvan hakları örgütleri ve muhalefet partileri, hükümetin yaklaşımını uzun süredir eleştiriyor. Eleştirilerin merkezinde özellikle yıllarca yeterli kısırlaştırma yapılmaması bulunuyor. Çünkü bugün sokaklarda yaşanan hayvan sayısının artmasında yalnızca hayvanların kendisinin değil, yıllardır uygulanan kamu politikalarının da rolü olduğu savunuluyor. Bir dönem “sokak hayvanlarını topla, kısırlaştır, aşıla ve aldığın yere bırak” anlayışıyla yürütülen uygulamaların yeterince etkin olmadığı belirtiliyor.
Şimdi ise geçmişte çözülemeyen problemin faturası doğrudan hayvanlara çıkarılıyor.
Bu nedenle eleştirmenlerin sorduğu soru oldukça basit: “Yıllarca kısırlaştırma görevini gerektiği gibi yerine getirmeyen sistemin bedelini neden hayvanlar ödüyor?”


İnsan güvenliği de gerçek bir sorun
Ancak eleştirel bir haberin bir başka gerçeği de görmezden gelmemesi gerekiyor.
Sahipsiz köpeklerin insanlara yönelik saldırıları gerçek bir kamu güvenliği sorunu. Özellikle çocukların saldırıya uğraması, vatandaşların sokakta yürürken kendilerini güvende hissetmemesi veya sürü halindeki köpeklerin oluşturduğu tehlike küçümsenemez. Ancak buradaki temel mesele şu: “İnsan güvenliğini sağlamak için hayvanların tamamını potansiyel tehdit olarak görmek gerçekten gerekli mi?” Yoksa saldırgan, hasta veya tehlike oluşturan hayvanları bilimsel yöntemlerle tespit edip buna göre hareket eden; diğer hayvanlar içinse kısırlaştırma, aşılama, tedavi ve sahiplendirmeyi merkeze alan bir sistem kurulabilir mi?


4 Ekim'de kutlama değil, hesap sorma zamanı
Türkiye'de 4 Ekim'in anlamı bu nedenle her zamankinden daha farklı.
Bugün sosyal medyada hayvan fotoğrafları paylaşmak, “Onları sevelim” mesajları vermek kolay. Zor olan ise şu soruları sormak:
Kaç hayvan toplandı? Kaçı sahiplendirildi? Kaçı bakımevlerinde yaşamını sürdürüyor? Bakımevlerinin koşulları nasıl? Kaç hayvan kısırlaştırıldı? Belediyeler kendilerine ayrılan kaynakları nasıl kullandı? Hayvanlara yönelik kötü muamele ve şiddet vakalarında gerçekten etkin denetim yapılıyor mu?

Ve belki de en önemlisi: “Türkiye'nin hayvan politikası gerçekten hayvanları korumaya mı, yoksa hayvanları sokaklardan uzaklaştırmaya mı odaklanıyor?”


Bir ülkenin vicdanı
Hayvan hakları yalnızca hayvanseverlerin meselesi değil.
Bir toplumun güçsüz olana, savunmasız olana ve kendini koruyamayana nasıl davrandığı, o toplumun vicdanı hakkında da önemli ipuçları verir.
Elbette sokaklarda başıboş hayvanların insanlara zarar vermesine izin verilemez. Ancak bunun çözümü, milyonlarca hayvanı yalnızca “toplanması gereken bir sorun” olarak görmek de olmamalı.
Devletin görevi sorunu görünmez hale getirmek değil, bilimsel, insani ve sürdürülebilir bir politika üretmek. 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü'nde Türkiye'nin önündeki gerçek sınav da burada. Çünkü hayvanları korumak, onları yalnızca sokaktan almak değildir. Yaşatmak, tedavi etmek, kısırlaştırmak, sahiplendirmek, kötü muameleden korumak ve bütün bunların hesabını topluma açık biçimde verebilmektir.

4 Ekim'de asıl sorulması gereken soru belki de bu:
Türkiye hayvanları koruyor mu, yoksa yalnızca onları sokaklardan mı kaldırıyor?