Onur dolu bir hikaye

Kuşadası’nda her yıl gelenekselleşen ve Çiğdem Suyolcu'nun çabalarıyla verilen, faili meçhul cinayete kurban giden, efsane başkan Lütfi Suyolcu Onur Ödülü’nün sahibesi, bu yıl Engelli Köyü projesi ile yıllardır Kuşadası’ndaki engelli yurttaşlara hizmet veren okulun yöneticisi, fikir anası, Canan Güler oldu.

Onur dolu bir hikaye

RÖPORTAJ: Zeynep İNAK

Canan Güler ile Engelliler Köyü fikrinin nasıl doğduğu ve geliştiği üzerine konuştuk.

-Sevgili Canan Güler, kısaca öz geçmişinizden söz eder misiniz?

1956 doğumluyum. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu bir babanın kızıyım. İlkokul ve ortaokulu bitirdikten sonra Ankara öğretmen okuluna girdim 1969-1970 öğretim yılında başladığım okuldan 1973-1974 öğretim yılında mezun oldum.

Öğretmen okullarının ilk 4 yıllık mezunuyum. O dönemde,  4 yıl okuyup hem öğretmen hem de lise mezunu olduk.

Aynı yıl Gazi üniversitesi mimarlık bölümüne girdim, o dönemin öğrenci olayları nedeniyle, bir açılıp bir kapanan okulumdan 1979 1980 öğretim yılında mimar olarak mezun oldum.1978 yılında evlenip Kuşadası’na geldim.

(Canan Güler)

-Hayatınızdaki değişikliklerden söz eder misiniz?

1979’un 30 Haziran’ında kızım Oya dünyaya geldi. İşte o gün yaşamım, hayata bakışım, hayallerim hepsi değişti. Kızım doğumda yapılan hata nedeniyle zihinsel engelliydi. Bu teşhis konana kadar ben projemi verip mimarlık diplomamı almıştım. Ülkemizdeki tüm üniversitelerin genetik kürsülerine yazılar yazıyor, hepsinden randevular alarak gidiyordum. Hepsi sonuç olarak “yürümeyecek yatalak kalacak” diyorlardı. Ben yıkılmış, birçok hastalığa yakalamıştım. Annem babam Ankara’dan İzmir’e taşınarak Oya’nın sorumluluğunu aldılar. İzmir’de açılan özel bir rehabilitasyon merkezine parttime başladı. Ama asıl evde eğitiliyordu. İkisi de eğitimci olan anne babam tüm bilgilerini uyguladılar. 2 yaşındaki kızım hastalığa karşı gelerek yürüdü. Ben de Kuşadası’nda mimarlık büromu açtım, 7 yıl aktif çalıştım. Ta ki, 4 Nisan 1989’da oğlum doğana kadar. Onu tek başıma kimseden hiç yardım almadan büyütmek istedim, eşim de bu karara tam destek verdi. İçimi kemiren “kızım nasıl daha iyi olur” fikriydi.

Bir gün sokakta yürürken karşılaştığım, kucağında 9 yaşında engelli çocuğuyla yürüyen bir anneyle konuştum. “Tek dileğim eşimle karşılıklı yemek yiyebilmek” dedi. Çok şaşırdım ve her şeyi kurgulamaya başladım. Önce eşime, babama ve anneme anlattım. Fikirlerini aldım. “Bu kadınla başlayalım” dedim. Üye olduğumuz tüm sivil toplum örgütlerine fikrimizi sunduk. Ben mimarlık yaptığım büroyu hemen verebilirim düşüncesiyle yola çıktım. Sivil toplum örgütleri pozitif bakmaya başlayınca daha da hızlandık.

-Hangi derneklerden destek aldınız?

Kuşadası Rotary kulüp “bir dernek kurulsun biz de projeler yaparak, sponsor olalım” dediler. Eşimin ve arkadaşlarımızın büyük katkılarıyla 1995 Temmuz’unda dernek resmen kuruldu. Eşim kurucu başkandı. İlk genel kurulda ben devraldım. O gün bugün gecemi gündüzüme katarak bu konuda çalışıyorum. Arada siyasi çalışmalarım da oldu. Kadın kolu başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği, belediye meclis üyeliği gibi... 1978 ile 1989 arasında birçok çocuğun veliliğini evde gönüllü ders çalıştırmalar, okul koruma derneği yöneticilikleri ve bir çok sosyal çalışma yaptım…

-Peki mimarlık nasıl gitti?

1995'den 1997’ye kadar mimarlık bürom derneğin bürosu oldu. İşte orada ilk işimiz engelli annelerinin eşiyle yemek yeme hayalini gerçekleştirdik. Haftada bir gün anneyi mutlu ettik sonra engelli aileleri ziyaret ettik, evlerde saklanan çocuklarımızı ortaya çıkardık. Tek bir amaç vardı. Annelerin yaşamına dokunup, onlarla sohbet edelim. Çocuklarını bıraksınlar, biraz nefes alsınlar. Bunları başarırken yetmiyordu. Minicik tek oda büro yetmiyordu. 1997’de 25 Mayıs’ta herkes yaz tatiline hazırlanırken, biz gönüllülerle yürütülen merkez açtık. Belkoop’ta çevre düzenlemesi yapılmamış, atıl kömürlük gibi gözüken bölümleri inşa ederek, dönemin belediye başkanının büyük katkısı oldu. Orada çok ciddi çalışırken,  ben sürekli 3 Aralık törenlerinde yazdığım bildirilerde “özgürce yaşayabileceğiniz bir köy kuracağız” diyordum. Ama kendim de inanmıyordum. Ama her fırsatta bunu söylemeye devam ettim. Yapılan çalışmaları gören insanlardan bağışlar başlamıştı. Meşhur oteller öğle yemekleri gönderiyorlardı. Bir süre sonra sigortalı birisi çalıştırmaya başladık. Yemekleri ben yaparım diyen çocuğunu kaybetmiş bir engelli annesiydi. Hepimiz evlerimizde ne varsa taşıyorduk. Bu arada olağanüstü gelişmeyi gören baba Erdoğan Öven 2002’de ne kadar arazi tapusu varsa getirip önümüze koydu. “Canan hanım o hayalimizi gerçekleştirdik. Köyü  kurun” dedi... Artık az da olsa inanarak söylemeye başladım... Sonunda imar çalışmaları bittikten sonra 2004 Ekim ayında temeli attık. 2009 yılında taşındık. Artık bir köyümüz vardı. Özgür gençlerimize bir gönüllü ordusuyla resim, müzik, seramik, tarım, pasta börek yemek, zeytin toplama vs. Her gün yenilenerek tiyatro, fotoğraf sergisi, el sanatları sergisi aklınıza ne geldiyse yaptık. Kimse yorulmadı. Durmadı, hep fikir üretilip uygulandı. Halk Eğitim’den gelen öğretmenler çok katkı sağladı... Gelen herkes ücretsizdi, sloganımız, “en büyük engel SEVGİSİZLİKTİR”...

 -O günden bugüne kaç yıl geçti?

Tam 27 yıldır çalışıyoruz. Kızımla da tam 41 yıldır uğraşıyorum. Beni buralara iten en büyük olay “olmaz” denilen kızımla ilgili her şeyin sevgiyle çözüldüğünü görünce, başkalarına da katkı sağlamak istedim. Sevgiyle çözüldüğünü engellerin aşıldığına inananlardanım. İyi sevgi verebilen herkes çalışabilir, başarabilir. Devletin bir memuru gibi çalışıyorum ama yıllık izin yok ve çalışan tüm arkadaşlarım yüreklerini koydular.

-Bundan sonraki hedefleriniz nelerdir?

Şu an iyi bir noktadayız. Ancak yaşlılar için bir proje niye hayata geçirilmesin? Bir de ailelerini kaybeden engelliler için bir proje neden olmasın?

Canan Güler'e bize vakit ayırdığı için teşekkür ederek röportajımızı noktalandırdık. Bizi derinden etkileyen hikayesinde bundan sonra hayal ettiği projelerin gerçekleşmesini diliyoruz.