Fatoş NEGİŞ

Fatoş NEGİŞ

fatosnegiscirnaz@hotmail.com

Çernobil’in 40. Yılında: Gezegen Nükleer Sevdasını Hâlâ Taşıyabilir mi?

İnsanlık âleminin nükleerle ilişkisi adeta ölümcül bir sevda. Çernobil nükleer faciasının 40. yılında dünyanın içinde bulunduğu savaş ortamı nedeniyle bu sevdanın daha da ölümcül bir tehdit haline evrilmesini ve küresel jeopolitik gerilimi tırmandırmasını endişeyle izlemekteyiz.

Dünya genelinde nükleer santral sahibi olmak ve nükleer silahlanma yarışı gezegenimiz ve üzerinde yaşayan canlılar için devasa riskler barındırmaktadır. Bunlara değinmezden önce gezegenimizin en büyük sorunlarından birinin  küresel iklim değişikliği olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Esasen gezegenimizin 4,6 milyar yıllık yaşamında küresel iklim değişikliği pek çok kez olagelmişse de son 150 yıllık dönemde yaşanan iklim değişiminin insan eliyle gerçekleştiği bilimsel verilerle saptanmıştır. Bununla birlikte Sanayi Devrimi’nden itibaren gezegenimizin tarihinde 6.büyük kitlesel yok oluşun da (Holosen/Antroposen) insan faaliyetleri sonucunda başladığı bilim insanlarınca açıklanmıştır. Kitlesel yok oluşu; türlerin yerlerine yenilerinin gelmesinden çok daha hızlı bir şekilde doğadan kaybolmaları şeklinde açıklamak mümkündür.

“Yaşayan Gezegen” (WWF) raporuna göre yaşam alanları hızla küçülen vahşi hayvan nüfusu % 60 civarında azalmıştır. Benzer azalmalar böcek, arı ve kuş popülasyonlarında da izlenmektedir. Bitki ve hayvan türleri hızla yok olurken biyolojik çeşitliliğin bir üyesi olan insan türü de bu kitlesel yok oluştan nasibini almaktadır. Bilim insanlarına göre insan türünün devamı gezegendeki biyolojik yaşamın devamına bağlıdır.

Gezegenimiz 6. büyük yok oluşun içindeyken bunun etkilerini tamamen geriye çekmek olanaksız olsa da hızını kesmeye ve yıkıcı sonuçlarını azaltmaya çalışmak teorik olarak mümkündür. Bu noktada alınması gereken en önemli önlem fosil yakıt kullanımından vaz geçilmesidir. Ancak konumuz olan nükleer santrallerin ürettiği enerjinin temiz enerji olarak gösterilmesi ve iklim değişikliğini durdurabileceği savları da tamamen yanıltıcıdır.

Türkiye’nin de uzun yıllardır yakalandığı ölümcül “nükleer sevdası” esasen kapitalizm ve günümüzdeki baskın işleyiş biçimi olan neoliberal kapitalizmin dayatmasıdır. Kapitalizmi ayakta tutan etmen üretim ve tüketim döngüsü olduğuna göre bu döngüde enerji sonsuz olmalıdır. Fakat doğada sonsuza dek sömürülecek hiçbir enerji çeşidi yoktur. Oysa bir nükleer santralin ekonomik ve teknik ömrü ortalama 40-60 yıl arasındadır. Buna karşın barındırdığı riskler ölümcüldür. Daha Mersin Akkuyu NGS devreye girmeden 1999’da yaşanan İkitelli radyasyon kazası Türkiye’yi dünyadaki en riskli 20 radyoaktif kaza listesine sokmuştur. Bu kazada masum insanların hayatları sönmüştür.

İzmir Gaziemir ilçesinde uzun yıllardır gömülü halde bulunan radyoaktif atıkların bölgede normal değerlerin 7 bin katı üzerinde radyasyon yaydığı  2010 yılından beri tespit edildiği halde temizleme sürecinin yavaş işlemesi atıkların çevreye yayılmasına dair halkta oluşan endişeler hala devam etmektedir. Sadece yaşanan bu iki örnek dahi nükleer santrallerin, nükleer atıkların çevreye ve insan sağlığına verdiği zararları açıklamaktadır.

Nükleer enerjinin karbonsuz temiz enerji olduğunun yanıltıcılığını ve neden tercih edilmemesi gerektiğini sıralayacak olursak;

 

  • Nükleer enerji kendi kendini yenileme olanağı olmayan uranyum elementine bağımlıdır, halbuki güneş ve rüzgar enerjileri kendi kendini yenileyebilen yetenekte enerji kaynaklarıdır. Nükleer enerji tükenen bir kaynaktır. Ayrıca uranyum madenciliği, uranyum zenginleştirme çalışmaları nükleer santrallerin inşa süreci yakıt çubuklarının taşınması veya nükleer santrallerin devre dışı bırakılması aşamalarında fosil yakıt kullanılmaktadır.

 

  • Radyoaktif atık ve bunun depolanması hayati sorunların başındadır. Özellikle Mersin Akkuyu Santrali özelinde bu konu en karanlıkta kalan noktalardan biridir. Atıkların ne olacağı sorusu TBMM’nin bütçe görüşmelerinde ilgili bakan tarafından yanıtsız bırakılmıştır. Ancak nükleer atıkların Türkiye’de kalacağı   uzun zamandır bilinmektedir. 244 bin yıl radyoaktif kalabilen plütonyum - 239 gibi çok tehlikeli atıkların da içinde olduğu atıklar 60 yıl boyunca Akkuyu NGS’de bekletilip ardından Türkiye Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu’na devredilecektir. Bu çok tehlikeli atıkların nesiller boyunca ülkemizde kalacak olması gelecek kuşakların yaşam hakkını da gasp etmektedir.

 

  • Nükleer Santraller güvenli olmayan çok tehlikeli bir teknolojidir. Binlerce yıl boyunca insan sağlığına, doğaya, doğa üzerindeki canlı yaşamına ölümcül zararlar verecek radyoaktif kirlilik yaratan atıklar üretir. Bu atıkların güvenli bir biçimde depolanacağı alan Türkiye’de yoktur. Gelişmiş ülkeler atıklarını kendi toprağında saklamayıp sömürdükleri ülkelere göndermektedir. Mersin halkı da bu konuda oldukça endişelidir.

 

  • Ayrıca, nükleer enerji çok pahalı bir enerjidir. Mersin Akkuyu NGS ölçeğinde bir nükleer santralin yapım bedelinin 37 milyar doları bulabileceği ön görülmektedir. Bazı haber kaynaklarında 210 milyar dolarlık maliyet de telaffuz edilmiştir.

 

  • Nükleer santraller güvenli değildir. NGS kazaları ve nükleer facialar Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın INES’e (uluslararası nükleer ve radyolojik olay ölçeği) göre radyoaktif sızıntı veya erime sonucu meydana gelen çok ciddi sonuçlar üreten teknolojik afetler olarak tanımlanmaktadır. Bunların en önemlilerini sıralayacak olursak:
  • 1979 Three Mile Island (ABD),
  • 1986 Çernobil (Ukrayna ),
  • 2011 Fukişima (Japonya)

Bu faciaların tümü geniş çaplı doğa kirliliğine, uzun vadeli sağlık problemlerine, ölümlere yol açmıştır.

Çernobil faciasını hatırlarsak

40. Yılında etkileri hala devam eden Çernobil Nükleer Faciası; güvensiz bir reaktör tasarımı ve eksik bilgilendirmeler ve işletimle ilintili süreçlerin yerine getirilmemesi sonucu meydana gelmiş tarihe “en kötü nükleer felaket” olarak geçmiştir.

Özellikle 0-18 yaş arasında kazadan 300 km uzakta olanların dahil olduğu 6 bin kişiye tiroid kanseri teşhisi konulmuştur. Resmi verilere göre ilk patlamada akut radyosyon kaynaklı 31 kişi hayatını kaybetmiştir. BM raporlarına göre özellikle radyosyona en maruz kalan bölgelerde radyosyon ve kanser kaynaklı nedenlerle 4 bin ile 9 bin civarında ölüm gerçekleştiği ön görülmektedir Bazı bağımsız kuruluşlarca toplam ölüm sayısının on binlerce olabileceğini iddia etmektedir.

Türkiye’ye baktığımızda   özellikle Karadeniz bölgesinde radyoaktif parçacıklar toprağa ve suya karışmış bu durumda en çok çay ve fındık etkilenmiştir. Bölgedeki kanser vakaları toplum sağlığı açısından endişe verici olmaya devam etmektedir. Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 40 yıl geçmesine karşın radyoaktif kirlilik halen  devam etmektedir.

Nükleer santrallerin su kaynaklarına etkisi

Nükleer Santraller doğayı sömüren doğanın haklarını gasp eden bir sistemle çalışmaktadır. Bu sistem içinde reaktör çekirdeğini ve yakıt çubuklarını soğuk tutmak için sürekli su tüketimine ihtiyaç vardır. Bu devasa su gereksinimi genellikle denizlerden göllerden, nehirlerden elde edilir. Süreç içinde ısınan suyun geri boşaltılması ekosistemde termal kirlilik oluşturarak sucul yaşamın varlığını da tehdit eder.

Mersin Akkuyu NGS’nin Akdeniz ekosistemine vereceği termal kirlilik sonucu yaklaşık 1 milyon metreküp deniz suyunun çekilip ısınmış halde denize bırakılması tüm Akdeniz ekosistemini deniz canlılarının yaşamını etkileyecek, kıyı betonlaşması, insan baskısı sonucu azalan balık popülasyonu daha da azalacaktır. Korunmaya çalışılan Akdeniz Fokları, Caretta  cerattalar   inşa faaliyeti sürerken bile yuvalama alanı bulamamaktadır.

Nükleer santrallerin jeolojik riskleri

Mersin Akkuyu NGS bir deprem ülkesi olan Türkiye’de jeolojik riskler de taşımaktadır. Santralin az bilinen  Ecemiş fay hattına ve yine az bilinen Namrun fay hattına yakınlığı deprem riski açısından endişe verici boyuttadır.

Fukişima Daiichi nükleer faciasının ana nedeni deprem ve ardından gelen tsunamidir. Türkiye’de de araştırmalara göre her 10-15 yılda bir 6.5 ve üzeri depremler meydana gelmekte ve tüm ülkeyi derinden etkilemektedir. Fukişima nükleer felaketi sonrası atmosfere ve Büyük Okyanus’a karışan çok tehlikeli gazlar ve radyoaktif maddeler Çernobil nükleer faciasında salınanın 3 kat fazlası olmasına karşın Japon hükümeti tarafından 3 ay boyunca halktan gizlenmişti. Ülkemizdeki mevcut yönetim sisteminde yaşanan adaletsizlik, hukuksuzluk ve hak ihlallerini göz önüne aldığımızda benzer durumda daha da vahim sonuçların yaşanabileceği çok açıktır.

Nükleer santrallerin ekosisteme etkisi

Dünya genelinde yaşanan küresel iklim değişikliği özellikle Akdeniz havzasını küresel ortalamadan %20 daha hızlı ısıtarak deniz seviyesinin yükselmesine aşırı sıcaklara orman yangınlarına yol açmaktadır.

Aynı zamanda doğal ekosistemler rant uğruna tahrip edilerek yağmalandığı için zaten ekosistem bozulmakta, istilacı türler ortaya çıkmakta, su kıtlığı riski meydana gelmektedir. Küresel iklim değişikliğinin tipik sonuçlarından biri olan deniz seviyelerindeki yükselme; kıyı erozyonuna ve tatlı su kaynaklarının da tuzlanmasına  neden olmaktadır. Ayrıca yağış rejiminin değişmesi ile ortaya çıkan kuraklık, yanlış yönetimler sonucu gerileyen  tarımsal üretimi daha da düşürmektedir. Bu sonuçlar halkların  yoksulluğunu  derinleştirip ekonomik nedenlerle temiz gıdaya ve temiz içme suyuna erişemeyen insanların ve en kırılgan durumda olan kadın ve çocukların yaşam hakkını bütünüyle etkilemektedir. Bu bağlamda iklim mülteciliği de yaşanan ve yaşanacak olan en önemli sorunlardan biridir. İklim mültecileri yalnızca bireysel mağdurlar olmayıp, göç alan bölgelerde büyük baskılara da neden olan toplumsal kriz de yaratabilmektedir.

Bu ekonomik, ekolojik, sosyal sorunlar giderek derinleşirken Mersin Akkuyu’ya nükleer santral inşa etmek, Sinop İnceburun’a ve Kırklareli Vize Bölgesi’ne nükleer santral planlamak akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Ayrıca; Avrupa’nın en büyük longoz (SUBASAR) ormanı olup 2007 yılından beri milli park statüsünde olan İğneada Longoz Ormanı yakınına nükleer santral yapılmasının planlanması da kabul edilemez. Bu planlama ister istemez geçtiğimiz Mart ayında alelacele çıkarılan 7576 numaralı Kanunu akla getirmektedir. Bu kanuna göre milli parklara turistik tesisler, ticari işletmeler için özel sektöre uzun süreli kiralama hakkını vermektedir. Oysa milli parklarda yaban hayatına zarar vermek doğal yapıyı bozmak ağaç kesmek yasaktır. Akkuyu Nükleer Santrali; Türkiye ve tüm Akdeniz havzası ve gezegenimiz açısından da büyük bir tehdittir. Bizim ve birlikte yaşadığımız canlıların evi olan bu coğrafyanın enerji çöplüğüne dönüşmesine izin vermeyelim.

Yaşam hakkımıza sahip çıkarak yaşam alanlarının daha da fazla  metalaştırılmasına razı olmayalım. Nükleer Karşıtı Platform yıllardır bu konudaki mücadelesini özellikle alanlarda kararlı bir biçimde sürdürmektedir. Daha da güçlü olarak ses çıkartabilmek için herkesin ortak zeminde birleşerek bu meşru müdafaaya katılması bizim gelecek kuşaklara borcumuzdur…

Kaynaklar:

- WWF Yaşayan Gezegen Raporu,

- Nuclear Energy Information Service (NEIS),

- www.dergipark.org.tr