Atilla AYTEMUR

Atilla AYTEMUR

andaytemur@ttmail.com

Çağatay Anadol TSİP’i anlatıyor

Anadol, TSİP’in çok katmanlı hikayesini oldukça akıcı ve sade bir dille, bazen araya isabetli anekdotlar serpiştirerek, geçmişin can sıkıcı tartışmalarının ve anlamını yitirmiş hesaplaşmalarının girdabına kendini kaptırmadan okura aktarıyor. Bunu yaparken de, aradan geçen bunca yıldan sonra, söyleyeceği bir şey varsa, öğretmen edasına kapılmadan, bir siyaset emekçisi olarak gelecek nesillere iletmeyi tercih ediyor.

Hani bazı kitaplar vardır, kütüphanelerin olmazsa olmazı denilir ya, sosyalistlerin önde gelen isimlerinden Çağatay Anadol da öyle bir kitabı İletişim Yayınları’ndan çıkardı.

“Şu bizim Sosyalist İşçi Partisi ‘Bir Barbar Aşısı’ (TSİP 1974-1990)” başlığıyla yayınlanan kitap, Anadol’un da liderlerinden olduğu partinin 16 yıllık öyküsünü anlatıyor. Hatta, onun çok ötesine taşıp, sosyalist solun yakın dönemine dair önemli konularını, olaylarını, tanıklarını ve sürecin aktörlerini, belgeler ve hafızalardaki izleriyle birlikte ele alan, tam arşivlik bir kitap.

Anadol, TSİP’in çok katmanlı hikayesini, çok akıcı ve sade bir dille, bazen araya isabetli anekdotlar serpiştirerek, geçmişin can sıkıcı tartışmalarının ve anlamını yitirmiş hesaplaşmalarının girdabına kendini kaptırmadan okura aktarıyor. Bunu yaparken de, aradan geçen bunca yıldan sonra, söyleyeceği bir şey varsa, öğretmen edasına kapılmadan, bir siyaset emekçisi olarak gelecek nesillere iletmeyi tercih ediyor.  

TSİP gençlik yıllarımda pek ilgi alanıma girmedi. Daha çok, 1989 yılında sosyalistler arasında İstanbul’da gerçekleşen “Kuruçeşme Tartışmaları” sırasında bu partiyi tanıma fırsatı buldum. Ardından gelen, birlik amaçlı ortak faaliyetler döneminde, başta Çağatay Anadol, Tektaş Ağaoğlu, Hüseyin Hasan Çebi ve Saffet Uygur olmak üzere, bu partiden çok sayıda insanı tanıdım, yakın arkadaşlıklar kurdum ve yıllar boyu birlikte çalıştım.

Doğal olarak, TSİP’i ve onu kurup yaşatanları epey tanıdığımı sanıyordum. “Şu Bizim Sosyalist İşçi Partisi” kitabını okuyunca, bu zannımın ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğunu gördüm. Her neyse, bunu bir kenara bırakıp, kitapla ilgili bazı düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Kuruluşa giden uzun hazırlık

Çağatay Anadol’un anlatımlarından, TSİP’in kuruluşunun hayli uzun zaman aldığı görülüyor. Girişim, TİP’in iyice zayıflayıp sosyalist siyasetteki merkezi konumunu kaybettiği günlere denk geliyor. Gençlik hareketinin Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışmaları etrafında bölündüğü ve bazı kesimlerinde  “kır ve şehir gerillası” olarak tanımlanan silahlı mücadeleye ciddi ölçüde kayışın başladığı yıllar. Ülke adım adım darbeye doğru kayıyor. İçlerinde TİP üyeleri, akademisyenler, sendikacılar ve radikal gençlik hareketinden gelenlerin de bulunduğu bir grup, yeni bir siyasal seçenek yaratmak amacıyla, belirledikleri konular etrafında sistematik tartışmalar yapmayı kararlaştırıyorlar. Belirli bir aşamasında 60-70 kişiye ulaşan topluluk, “Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik Birliği” adında bir dergi yayınlıyor, araya 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, sola ve aydınlara yönelik büyük baskı ve tutuklamalar girmesine rağmen çalışmalarını ısrarla yürütüyor ve süreç içinde yan yana geldikleri farklı kökenli sosyalistlerle birlikte, beş-altı yıllık bir çalışma sonucunda, 22 Haziran 1974’te genel başkanlığına Ahmet Kaçmaz’ın getirildiği TSİP’i kuruyorlar.

Partinin kuruluşunun hemen öncesinde ‘İlke’ ve ‘Kitle’ isimli dergilerde yayınlanan düşünceler, aslında yeni oluşumun programatik zeminini oluşturuyor. Yine, dergiler aracılığıyla edinilen ilişkiler, partinin Türkiye sathına yayılmış bir örgütlenmeye sahip olmasını sağlıyor.

“Biz varken siz kim oluyorsunuz!”

Tabii ki atılan adımlar bununla da sınırlı kalmıyor. Grup başta Sovyetik geleneğin temsilcileri olarak gördüğü eski TİP çevreleri, illegal TKP’nin içerideki ve dışarıdaki ilgilileri ve diğer sosyalist çevrelerle çok sayıda görüşme yapıyor ve partiyi birlikte kurmayı teklif ediyor. Ama sonuç hiç de başarılı olmuyor. Nihayetinde partiyi tek başına kurma kararlılığı gösteren grup, çıkardığı dergilerin bürolarının olduğu ve derginin ulaştığı yerlerde yaratılan ilişkiler üzerinden, kısa zamanda önemli bir örgütsel genişliğe ulaşıyor. Bazı fikirlerine yakınlık duyulan Dr. Hikmet Kıvılcımlı çevresinden de bu süreçte partiye önemli katılım oluyor.

Benim bu konuda dikkatimi çeken ve Çağatay Anadol’un da kitapta epeyce yer verdiği hadise, komünist geleneğin temsilcileri olarak gördükleri eski TİP çevrelerinin ve TKP ile ilişkisi olduğu düşünülen kişilerin çevrelerinin ve diğer sosyalist grupların partiyi birlikte kurma teklifi karşısında aldıkları tavır. Bu tavır “Biz varken siz kim oluyorsunuz” tavrı. Buna rağmen bütün iletişim ve ikna imkanlarını zorluyorlar. Ama ne yapsalar kabul görmüyor. “Dünkü çocuk” muamelesiyle karşılaşıyorlar. Yapacakları pek bir şey kalmayınca partilerini kuruyorlar kurmasına da, Sovyetik geleneğin “Ötekisi” de böylelikle siyasal hayatımıza girmiş oluyor.

TSİP, 1979 yılında yapılan kısmi Senato Seçimleri’ne Devrimci Doğu Kültür Derneği çatısı altında toplanan sosyalist Kürtlerle birlikte girip, TİP’in ve Mehmet Ali Aybar’ın  Sosyalist Devrim Partisi’nin iki katı kadar oy alarak, o günün koşullarında dikkat çeken bir sonuç elde ediyor. 

Parti içinde parti

Malum, SBKP’yi model alan partiler demokratik merkeziyetçi oluyor ve partiyi de MYK adına esas olarak genel sekreter yönetiyor. Bu partilerde ne üyelere ne de örgütlere tanınan ve işleyen bir demokrasi söz konusu. TSİP’in de III. Enternasyonal’in bu bürokratik modelini örnek aldığı bilinmekle beraber, Çağatay Anadol, kapalı dönem de dahil olmak üzere, TSİP’in iç hayatında örgütsel hiyerarşinin olabildiğince sınırlanmış olduğuna dikkat çekiyor. Teorik bir çözümlemeye henüz kavuşturulmamış bir iç demokrasinin varlığına vurgu yapıyor.  Yönetimlerle üyeler arasındaki ilişkinin hayli demokratik ve özgürlükçü olduğunu, liderlik kültü oluşmaması için hiçbir parti liderinin fotoğrafına parti binalarında yer verilmediğini hatırlatıyor ve bunda kuruluşta görev alan genel başkan, genel sekreter ve diğer MYK üyelerinin zihniyet dünyalarının etkili olduğunu belirtiyor.

TSİP kurulduktan bir süre sonra yaşanan, TKP-R (Reorganizasyon) olarak bilinen bir hadise var. Özü itibariyle, parti içinde ikinci bir illegal parti kurma meselesi. Yani, bir nevi matruşka parti. Reorganizasyon fikri Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ait. Doktor bilindiği üzere, illegal TKP’nin düşünceleri ve yönetiminin, komünist hareketin beklentilerine cevap vermediği kanaatiyle partinin reorganizasyona ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Ölümünü takiben, onun görüşlerini savunanlar da bu hususu bir düşünsel miras olarak kabul ediyor ve gerçekleştirmek istiyorlar. TSİP’in genel başkan ve genel sekreteri de buna yol verince, partinin içinde illegal ikinci bir parti kuruluveriyor. Sonrası tabii ki kaos. Bu partiye kim üye olacak, hangi karara uyulacak, kim kime tâbi olacak, aidatlar nereye ödenecek, kaç tane tüzük olacak, filan gibi sorular ve sorunlar birbirini kovalıyor. Ciddi rahatsızlık doğuyor ve çok geçmeden parti bu işe son veriyor. Bunun üzerine TSİP’ten ayrılmalar oluyor. Bu ilginç deneyimin bütün boyutlarına Anadol, kişisel değerlendirmeleriyle birlikte kitabında yer veriyor.

Dört hedef

Anadol’un kitabının bütününden çıkardığım sonuçla, TSİP’in kuruluşundan itibaren kendine, adım adım geliştirdiği dört hedef belirlediğini düşünüyorum. Bunlardan ilki, Sovyetik gelenek tarafından (buna SBKP başta olmak üzere kardeş partiler dahil) sosyalist ve işçi sınıfı partisi olarak tanınmak ve kabul görmek. Bununla bağlantılı ikinci hedefi Sovyetik geleneğin iki partisi TİP ve illegal TKP ile komünistlerin birliğini gerçekleştirmek. Aynı konuyla bağlantılı olarak, özellikle SSCB çöküp dağıldıktan sonra daha fazla önem ve aciliyet kazanan, eşitlikçi, özgürlükçü ve sınıfsız toplum ve gelecek tasavvurunda buluşan sosyalist ve devrimci kesimlerle geniş yelpazeli, çoğulcu ortak bir partide buluşmak. Sonuncusu ise, milliyetçiliğin ve kemalizmin farklı kimlikleri reddeden zihniyet ve uygulamalarına karşı, Kürtlerin demokratik siyaset zemininde sürdürdükleri anayasal kimlik ve topluluk haklarına olabildiğince destek vermek ve dayanışma göstermek. Bunları kitabın çeşitli başlıkları altında görmek mümkün.

12 Eylül 1980 Darbesi sonrası TSİP bir yandan geriye çekilip kapalı çalışmaya geçiyor, diğer yandan da içeride ve dışarıda, başta Sovyetik partiler olmak üzere darbecilere karşı ortak mücadele imkanları arıyor. Kapalı çalışma döneminde gizlice basıp dağıttıkları Gerçek gazetesiyle beraber darbe konseyinin üyesi General Tahsin Şahinkaya’nın adının karıştığı büyük yolsuzluğu kamuoyuna duyurmaları ve “Anayasa’ya hayır!” kampanyaları dikkat çekiyor. Darbecilerin etkisi azaldıkça da yarı yasal çalışmalara ağırlık vererek, dönemin en etkili dergilerinden, muhalif bütün aydın ve sanatçılar için özgün ve özgür bir kürsü olan Görüş Dergisi’ni çıkarıyorlar. Partinin 15. kuruluş yıldönümünün İstanbul Kartal’da stadyumda yapılan ve binlerce kişinin katıldığı etkinlikle kutlanması da ciddi etki yaratıyor.

“Birlik olmak” yetmiyor

O yıllarda sosyalistlerin hem yurt içinde hem de yurt dışında çeşitli vesilelerle bir araya gelmeleri büyük önem taşımakla beraber, TSİP Sovyetik partilerden öncekinden farklı bir muameleyle karşılaşmıyor. Birçok görüşme oluyor, platformlar ve birlikler hedefleniyor. Bazen başka ülkelerin kardeş partileri devreye giriyor ve üç partiyi kendi ülkelerinde bir araya getiriyorlar. Hele 1988’de Moskova’da Doğu Emekçileri Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yuri Karsin ile Ahmet Kaçmaz arasında yaşanan diyalog, bu bakımdan çok şey anlatıyordu. Bütün bu temaslarda “Hah şimdi tamam, oldu galiba” denilip protokoller yazılıyor ama ardından derin hayal kırıklıkları yaşanıyor. Görüşmeler, açıklamalar ve deklarasyonlar bir türlü sonuç vermiyor. TSİP’in tanınması ve kabulü etrafında yaşananların az rastlanır bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Bunun hem TSİP, hem de diğer partiler açısından yarattığı sonuç da bir başka boyut.

Anadol, Aziz Nesin’in de girişimcileri arasında olduğu, Sadun Aren’in genel başkanlığında kurulan Sosyalist Birlik Partisi’nin ilk kongresini takiben bölünmeye uğramasını hem bu süreçlerle ilişkilendiriyor, hem de SSCB’nin çöküşüyle. Kitapta bu konularda ilginç ayrıntılar yer alıyor.

Anadol, SBP’yi takiben Birleşik Sosyalist Parti (BSP) ve onu takip eden Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kuruluş süreçlerini ve bu projelerin bütün çabalara rağmen başarısızlığa uğrama nedenlerini, yıllardan süzülüp gelen deneyleriyle ele alıyor. Sovyetlerin çöküşünden sonra kurulan bu partilerin büyük ölçüde ütopya yitimi nedeniyle başarısız olduklarına dikkat çekiyor. Buna rağmen temeldeki sınıfsız toplum mücadelesinin, eşitlik ve özgürlük talebinin yeni arayışlara, farklı biçimlere ve mücadele tarzlarına yol açarak insanlığın geleceğinde rol oynayacağını da vurguluyor.

Geride kalan

Kitaptaki bazı hususlara değindiğim bu yazının sonuna gelirken bir hakkı da teslim etmek isterim. Benim de katılımcısı ve izleyicisi olduğum birlik partilerini gerçekleştirme sürecinde, kompleksiz, kibirsiz, ihtirassız ve hesapsız samimiyet içinde çaba gösteren daima TSİP yöneticileri ve üyeleri oldu. Herhangi bir sorun ortaya çıktığında da çözülmesi için önyargısız çaba harcayan yine onlardı. Daima enerjik ve çalışkan oldular. Ortak hedeflere sadakat gösterdiler. TKP’liler ve onlarla birlikte hareket eden milletvekillerinin ayrılması sonrasında çok zayıflayan SBP’yi ayağa kaldırıp seçime girme hakkını kazanmasında, asıl pay TSİP’lilere aitti. Bu çabaları, BSP ve onu takiben ÖDP’ye giden kapıyı araladı. Doğrusu okurların affına sığınarak, kitaptaki hikayenin birçok yönünün bu düşüncemi desteklediğini söylersem, sanıyorum abartmış olmam.

TSİP, son kongresini 27-28 Ekim 1990‘da İstanbul’da gerçekleştirdi. Kongre raporu mahiyetinde bir sunuşu Çağatay Anadol yaptı. O sırada hakkında 141-142. Maddelerden tutuklama kararı bulunan Genel Sekreter Yalçın Yusufoğlu’nun ‘Sosyalizm, Dünya, Türkiye, TSİP’ başlıklı raporu da bir kitapçık halinde delegelere dağıtıldı. TSİP’liler, kurulmak üzere olan Sosyalist Birlik Partisi’ne katılmak amacıyla partilerini feshederken, onun varlığını Türkiye sosyalist hareketine armağan ettiler. Yöneticilerinden hiçbiri daha sonra kurulan partilerin genel başkanlık veya MYK üyeliği gibi üst düzey yönetimlerinde görev almayı ilkesel olarak kabul etmediler. Nitekim, ÖDP kurulurken Gencay Gürsoy, Saruhan Oluç ve ben, ODTÜ mezunu, 68’li Çağatay Anadol’a genel başkanlık teklif ettiğimizde, bize bu kararlarını hatırlatmıştı.

Bundan ötesini okura bırakmak gerekiyor sanıyorum.

  • Çağatay Anadol, “Şu Bizim Sosyalist İşçi Partisi ‘Bir Barbar Aşısı’ (TSİP 1974-1990)”, İletişim Yayınları, İstanbul, Temmuz 2022, 468

NOT: Bu yazı ilk olarak Serbestiyet - www.serbestiyet.com  da yayınlanmıştır.