Hüseyin KÜÇÜKAYDIN

Hüseyin KÜÇÜKAYDIN

hkucukaydin@gmail.com

Dallas-Sivas-Ankara Hattında Üç Benzer “Uyuyanlar” Hikayesi

Hayatımda beni en etkileyen filmlerden birisi JFK isimli Amerikan filmidir. 1991 yapımı ve Oliver Stone imzalı film, John F. Kennedy suikastı ve bu suikast arkasındaki nedenlere yoğunlaşan politik bir gelirimdir. Öykünün kaynağını Jim Mars’ın bir kitabına borçlu olan film, Kevin Costner’ın hayat verdiği New Orleans bölge başsavcısı Jim Garrison'un, iş insanı Clay Shaw'a (Tommy Lee Jones) suikastta rolü olduğu iddiasıyla dava açması ile başlar.

Film (ve dolayısıyla da dava) ilerledikçe savcı Garrison, suikastı araştırmak için kurulan Warren Komisyonu’nun raporu da başta olmak üzere resmî açıklamalar ile eldeki somut deliller arasında birçok tutarsızlık olduğunun farkına varacaktır. Hikâye aynı zamanda başsavcısı Jim Garrison'un o güne kadar inana geldiği devletinin bambaşka bir yüzü ile karşılaşmasının kişiliğinde yarattığı iç hesaplaşmaları da anlatır. Hikâyenin bir yerinde Garison, New Orleans yerelindeki FBI, CIA ve Deniz (Kuvvetleri) Haber Alma Teşkilatlarının önünde durup katil olduğu kabul edilen Lee Harvey Oswald’ın tüm bu hükümet yapıları ile ilişkide olabileceğini öne sürerek kendi iş arkadaşlarını dahi şaşırtır. 

Filmin son kısımlarına denk gelen mahkeme sahneleri ise Jim Garrison karakterinin ağzından yapılmış bir adalet ve demokrasi manifestosu gibidir. Garison konuşmasına devlet tarafından suikast hakkında inanılması istenen savları çürüten delil ve görüntüleri mahkemeye sunarak başlar ve bugün bile güncelliğini koruyan Hitler’in “Yalan ne kadar büyük olursa inanan da o kadar çok olur.” sözünü tekrarlayarak konuşmasının alıntılarla sürdüreceği teorik kısmına adım atar. JFK’den sonra Martin Luther, Bobby Kennedy gibi kendisini barışa ve değişime adamış insanları katleden (bir yerlerden tanıdık geliyor mu?) yalnız ve yarı delirmiş kişiler (ya bu bir yerlerden tanıdık geliyor mu?) klişe resmi anlatımını konuşmasında mahkum eder. Amerikan halkını Shakespeare’in Hamlet karakterine benzeterek öldürülen babaları adına adaleti aramanın onlar için bir ödev olduğunu söyler. Hastalık, kaza, aşırı doz gibi yalanlar iler örtbas edilen siyasi ölümlerin olduğu bir ülkede anayasanın bir anlam ifade edip etmeyeceğini ve Ulusal Güvenlik adı altında ortada görünmeyen bir gücün hükümranlığını sorgular.

Bütün bu deliller ve savcının etkileyici konuşmasına rağmen jüri Clay Shaw'u suçsuz bulur. Son duruşmanın çıkışında Tommy Lee Jones’in takdir edilesi bir performansla canlandırdığı Clay Shaw'a gazeteciler şimdi ne yapacağını sorduğunda yüzünde müstehzi bir gülümseme ile “eve gidip yemek yaparım herhalde” diye cevap verir. Yüzünde bu ifade vardır çünkü kendisini,  gücü ve bağlantıları sayesinde içeride ifade edilen demokrasi, gerçekler, adalet gibi kavram ve erdemlerin üzerinde görmektedir.

JFK filminden yaklaşık 1.5 sene sonra Anadolu’nun ortasındaki Sivas şehrinde Pir Sultan Abdal Şenliklerinin 4.sü düzenlenmekteydi. Yurdun birçok yerinden yazar, çizer, sanatçı ve aydın bizzat valilik daveti ile şenliğe katılmak üzere Sivas’a gelmişlerdi. Bu konuklardan yazar Aziz Nesin’in İslam dini ile ilgili söyledikleri bahane edilerek yapılan kışkırtmalarla şehirdeki gerilim giderek artıyordu. İlk gün kültür merkezi içerisinde çıkan kavga kolluk kuvvetlerinin müdahalesi ile büyümeden önlense de 2 Temmuz günü Cuma namazı çıkışında galeyana gelen halkın giderek büyüyen bir kalabalık halinde Madımak Oteli’nin önünde toplanmasını önleyecek hiçbir ciddi önlem alınmamıştı. Polis ekipleri yetersizdi, gelen takviye askeri kuvvetler ise bir süre sonra geri çekilmişti. Kitle psikolojisinin vahşi ellerine devlet aklı tarafından terk edilen kalabalık bir süre sonra oteli ateşe vermiş, 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 de saldırgan hayatını kaybetmiş, 51 kişi de yaralanmıştı.

Olaylar olduğunda Erdal İnönü başbakan yardımcısıydı. Kendisini arayıp yardım isteyen Aziz Nesin’e “Hiç merak etmeyin. Gerekli tedbiri aldık." diye cevap verir. Lakin İnönü’nün alındığını sandığı tedbirlerden tedbiri alması gerekenlerin haberi yoktur, devlet aklı benzer durumlarda olduğu gibi vitesi boşa alıp arabayı yokuş aşağı kaydırmaya başlamıştır çoktan. Erdal İnönü gibi naif birinin, bir bilim insanının Sivas’ta yaşanan katliama çok üzüldüğünü tahmin etmek zor değilse de devlet mahfillerinde yol verilmiş bir eylem karşısında hükümetin 2. adamının dahi nasıl biçare kalabildiğine acı bir örnek olmuştur.

Aynı 1993 yılının 24 Ocak günü gazeteci-yazar Uğur Mumcu Ankara Karlı Sokakta bulunan evinin önünde aracıma konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti. Evlerine gelen dönemin Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’ya “Öyle bir iş ki bu, bir duvar gibi. Bir tuğla çekersek duvar yıkılır’ der. Güldal Mumcu da “Çekin o zaman” der. Ağar “çekemem” diyerek cevap verir.

Güldal Mumcu seneler sonra siyasete atıldı. Meclisin meclis olduğu senelerde sekiz seneye yakın meclis başkanvekilliği görevini yürüttü. Devletin bu en önemli pozisyonlarından birini işgal ederken o meşhur duvara (bırakın yıkmayı) ne kadar yaklaşabildiğini tahmin edebilmek güç değil.

Son söz; bir şeyler oluyor ve bizler izliyoruz, kızıyoruz, üzülüyoruz. Müdahil olmasını beklediklerimizin de bizler gibi birer izleyici olduğunu çoğu zaman fark etmiyoruz.