İsmail DUYGULU

İsmail DUYGULU

ofisavukatlik@gmail.com

Türkiye’de solun çıkmazı

İdris KÜÇÜKÖMER'in, "Türkiye'de sağcılar solcu, solcular sağcı" tezini ben dikkate alan bir yerden bakıyorum. Şimdiye kadar sol mücadele diye yürütülenlerin hatalı ve yanlış yanlarını ortaya koydukça, yani hakikate ulaştıkça daha geniş bir çerçeveden bakabiliyorum.

“Çuvalın içindeki kediler”in birbirini düşman görmesini aşan bir yerden yaklaşım gösteremez isek, toplumu örgütleyemeyiz diye düşünüyorum.

Şimdi şöyle düşünelim, kişi çocuk hakları, kadın hakları, engelli hakları, genelde insan hakları, tüketici hakları, hayvan hakları, doğa ya da çevre hakları konusunda duyarlı ama Kemalist, ülkücü ya da sağ partilere veya iktidar partisine oy veriyor. Örneğin kişi alevi, CHP ye oy veriyor. Bunların arasındaki çelişkiyi henüz çözüp de şu şudur diye ortaya koyamadık.

Kişi insan haklarından yana ama güya ülkesini savunmak, güya “teröre” karşı çıkmak adına yapılan manipülasyonlardan etkilenerek, savaş yanlısı bir tutum alabiliyor, Devletin kendi topraklarını bombalamasını bir “güvenlik sorunu” olarak görebiliyor.

Peki sosyalist hareket, bu çelişkileri barındırmıyor mu? Sosyalist solun da kafası karışık. Dünya solundan en az 50 yıl geriden giden Türkiye solu da çelişkiler yumağı halinde.

Bu çelişki halini daha net açıklığa çıkarabilmemiz gerekiyor. O nedenle biraz daha relaks bir tutumdan yanayım. Bazıları beni eleştiriyor, “Yahu bu kadar geniş olma!” diye. Neye göre, kime göre genişlik, tartışılır.

En radikal, en sol, en özgürlükçü, en devrimci bir zihniyetin insanı olarak, devrim oldu da biz mi yedik? O nedenle bu işler uzun bir yolculuğu gerektiriyor ve bizlerin ömrü ile sınırlı değil. Üstelik sadece iktidara, Devlete yürünerek değil, insana, bireye, topluma yürünerek, aktüel siyaseti aşan bir yerden, sosyal, sivil, demokratik siyaseti örerek yürünmelidir, diye düşünüyorum.

Bizler milletvekili, belediye başkanı olmak için siyasi mücadele etmeyiz. Bu uğurda ölen, işkence gören, sakat kalan, cezaevlerinde çürüyen, aklını yitiren onca insanımızın mücadele mirası böylesine apoletler için feda edilemez. Özgürlük mücadelesi uzun bir yoldur ve bu yolun sonuna kadar da belki hiçbirimize bir apolet verilmeyecektir. En değerli apolet mücadelenin içinde, onurlu kişiliğimizle yer almaktır.

Solda ayrışmalar

“Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!”[1] kitabını okuyunca, Dünya’daki sosyalistlerin, 1960’lardan sonra kendi aralarında nasıl da bölündüklerini, nasıl da birbirlerine salvolar yaptıklarını anlıyor insan. Dünya sosyalist partileri arasındaki ayrılıklar. Moskova Bildirisi ve Deklarasyonu üzerinde anlaşıp daha sonra bu deklarasyona aykırı davranıldığından bahisle içine düşülen tartışmalar, ciddi bölünmelere, yarılmalara yol açıyor. Başlangıçta sosyalist ülkeler düzeyinde oluşan bu bölünmeler, 1970’lerde yeni bir renk kazanıyor, “Milli Demokratik Devrim”, “Sosyalist Devrim” gibi tezler üzerinden yaşanıyor. Türkiye İşçi Partisi (TİP)’in yasal sol bir parti olarak sönümlendirilmesine neden olunuyor.

1976’larda ise öyle pek uğraşmaya gerek kalmıyor, "Kişisel husumetlerini ideolojik ayrışmalara neden yapan insanlar"[2] siyasetin önünde yer alınca, örneğin Kurtuluş - Devrimci Yol ayrışmasında rol oynayanların, ÖDP ayrışmasında ve sönümlenmesinde de rol oynadıklarını görüyoruz.  Demek ki bugün de aynı girdaptan çıkamıyorlar ve kendi yarattıklarını yok eden canavarlar misali, "biz bittik!" deyinceye kadar bu serüven devam edecek, görünüyor.

Buna dair, bir dönem Kadıköy buluşmaları ile bir araya gelen, 12 Eylül sonrasında Kurtuluş davalarında yargılanan bir grup arkadaşın başlattığı dayanışma örgütlenmesinin ürünü olan, 30 Ekim 2008 tarihinde kurulan, Sosyal Dayanışma ve İletişim Derneği (SODİD) tarafından gerçekleştirilen “Kurtuluş Kendini Anlatıyor” sözlü tarih çalışması bize çok şeyleri anlatıyor.

"Kurtuluş Kendini Anlatıyor" adlı 9 kitaplık seriyi alıp okuduğumuzda, hayatlarında hiç karpuz satmamış, "Kapital"i dahi okumamış insanların örgüt lideri oldukları ve bir tarihin örgütlerinin “rüçhan hakkı”nı kullandıkları anlaşılıyor. Kökü Roma Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına dayanan, ama etkisini Kurtuluş gibi günümüz sol örgütlerinde de sürdüren, “Triumvirlik” ya da “üçler erki”ne itiraz edenlerin nasıl da “ötekileştirme”lere, “tehdit”lere maruz kaldıklarını anlıyoruz.

Bugün bunlar yavaş yavaş çözülüyorlar ve hayat devam ederken, yeniden diziliyoruz.

ÖDP deneyimi

1996’da Birleşik Sosyalist Parti (BSP)’den, Özgürlük ve Dayanışma Partisi'ne dönüşen (ÖDP) parti sürecinde iken, “Yeni bir sosyalizm” tasavvuru için “birbirimize ve tarihe verilen söz”ler tutulmayıp, “Aslolan ÖDP’dir!” diyenlerle, “Aslolan ÖDP’yi oluşturan örgütlerdir!” diyenlerin rekabeti sonrasında, “Bağımsızlar” adı altında gruplaştırıp önce “ÖDP’li bireyleri”, daha sonra da gruplar birbirlerini atmaya başladılar ve ÖDP faslı da böylece kapandı. Ben ve benim gibi düşünenler, küçük gruplardan doğru değil, ÖDP’lilik üzerinden düşünüyorduk.

ÖDP'nin ilk genel kurulundan sonra "bağımsızlar" adı altında gruplaştırılan ama her biri özgür bireyler olan partililer, ÖDP'den ayrıldığında, kimse ses çıkarmadı. Devamında gruplar birbirlerini küstürdü, tasfiye etti, kalanlar gidenler için ses çıkarmadı. ÖDP’de en son kalanlar arasındaki ayrışmada, ayrılanlar Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP)’ne evrildiler, sürecin hemen öncesinde, ÖDP'den son gidenlere ses çıkarmadılar, hatta “düşman” gördüler.  Kalanlar da Sol Parti adını aldılar.

Yeşil Sol Parti

Yeşiller ile EDP birleşmesi sonrası oluşturulan Yeşil Sol Parti sürecinde de, benzer durumlar aynen devam etti. İlk kongrede şimdilerde yeniden Yeşiller Partisi’ni kuran arkadaşlar için ses çıkaran olmadı. Kalanların neşesi yerindeydi. Yeşil Sol Parti’nin 2. Kongresinde de partili Yeşil Yaşam İnisiyatifi (YYİ) içinde bir araya gelen arkadaşların durumu kaçınılmaz bir sonuçtu. Yeşil Sol Parti’yi talimatla ve anahtar liste ile kazananların ideolojik ve politik yeni bir argümanları olmadığı için, Yeşil Sol Parti’yi HDP’nin yedek partisi haline getirdiler ve artık bu süreç de bu şekle büründü.

Aynı papazın hikayesi işte. Şimdi sürece baktığımızda, önce birey olarak kendi içimize dönmeli, “ben nerede hatalı davrandım, neden bugüne kadar hatalı karar alanların yanında durdum?” özeleştirisini içsel ve samimi olarak yaşamalıyız.

Değilse sözlerin bir karşılığı olmuyor.

HDK, HDP ve yeni durum

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin ne olarak kurulduğu, hangi amaçların güdüldüğü unutulursa, HDP başarılı olamaz. Olur da, umulan olmaz.

Siyasi mücadele içinde ittifak zemini olarak yaratılan HDK çizgisi sönümlendirilerek, HDP'nin öne geçirilmesi sorundur. Bileşenlerine zarar veren bir yandan, bileşenlerini sönümlendirmektedir. Yanı sıra HDP'nin ise tek savaşan örgüt haline gelmesine, kriminalize olmasına yol açmıştır. HDP'deki arkadaşlar bu öne geçmeyi terkedemediler ve HDK sönümlendi. Dolayısıyla bileşen partiler de sönümlendi. Sıkıntılarımız biraz buralardan başladı.

HDK'nin yeniden ya da benzeri yeni bir oluşumun inşası ile yeniden uzun soluklu siyasi bir canlanmaya ihtiyaç var. Zaman bizi yeniden dizayn ediyor. Tarihsel rolümüzü aktif olarak üstlenmek durumundayız. Bize düşen, zorluklar karşısında sabır göstermek, ahlaksızlık ve düşmanlıklar karşısında üstün ahlaklı olmak, bütün insanlık için mücadele etmektir.

Dünya değişiyor, uzaklar artık yakın, zaman hızla akıyor bir bakın.

Esas aksama şuradan geliyor: Araba HDK, at HDP iken, tersine yer değiştirmişlerdir. Bunun sonucunda da HDK bileşeni olup da, HDP içinde temsilen bulunan tüm bileşenler bir bir sönümlenmektedirler.

HDK süreci ve onun ürünü olan HDP’nin geldiği aşama, temel bir sorun haline dönüşmüştür. Çünkü HDK anlayışı ile yürünememiş, HDK’nın siyasi etkisinde olması gereken HDP, başlı başına bir parti olmuş, HDK ise sönümlendirilmiştir.

Buradan hareketle, HDP’nin oluşturulması için güç aktarımında bulunan bileşenleri ise zaman içinde, “HDP varken, kendi partimize ne gerek var?” duygusuna düşmüşler ve bir bir sönümlenmeye başlamışlardır. Hatta bu öyle bir tutuma dönüşmüştür ki, “Her şey HDP’den belirleniyor, belediye meclis üyeliği, belediye başkanlığı, milletvekilliği ve hatta cumhurbaşkanı adaylığı HDP’den doğru belirleniyor, o halde artık kendi partime gerek yok, ben HDP’de olmalıyım!”, noktasına gelmiştir. Şöyle bir dönüp bakarsak HDP bileşenlerine birbir sönümlenmiş, parti örgütleri kapanmış, genel merkez kiralarını dahi ödeyemez duruma düşmüşlerdir.

HDP’nin aldığı oy oranından, bileşenlerine hiçbir faydası olmamış, hatta hazine yardımını doğrudan HDP kendisi kullanmış, diğer bileşenlerine katkı sunabilecek maddi ortamı yaratmamıştır. Durum bununla da kalmamış, maddi zorlukların ötesinde, siyaset üretemez hale gelmişler, ürettiklerini düşündükleri siyaseti, nasıl olsa HDP olarak da ürettiklerinden ve HDP’nin söylediklerinin ötesinde bir siyasi argüman ortaya koyamadıklarından, hatta siyasi hayatın gerisinde kaldıklarından, artık ideolojik olarak da sönümlenmişlerdir.

Sönümlenen HDK yerine, ittifak arayışları yeni bir buluş gibi duruyor. Oysa HDK anlayışı sürekli bir ittifaktı zaten. Bunu görmezden gelerek, HDP nin organik bir parti haline gelmesi, seçimden seçime kullanılacak bir araç olmasının ötesinde bir imaja sahip olması, kendi içinde hiyerarşi, otorite yarattı.

Devlete yürüyen tüm siyasi organizasyonlar gibi, HDP'lileşmek de kendi içinde çoğulculuğunu, demokratikliğini yitirmeye başladı ve bileşenleri bir bir yok oldu. Bugün Yeşil Sol Parti'nin yedek parti olarak güçlendirilmeye çalışılması, başka bir şey. Söylemek istediğim, HDK yı oluşturan bileşenler, bağımsız, kendi özgüçleriyle var olamıyorlar. Çünkü önlerinde HDP var ve "HDP varken, bunca emek niye?" sorusuyla, sönümlenmenin duygusu yaratıldı.

HDP içinde kendisine yer bulmaya, özellikle milletvekili olma sevdasına düşen arkadaşlarımız da örgütü, ilkeleri bir yana bırakıp, kişisel ikballerine doğru koşmayı daha uygun gördüler. Başaranlar mesut oldu, başaramayanlar terki diyar etti. Bu da bizlerde kırılganlık yarattı. Bugün, HDK sürecine uygun bir HDP olsaydı eğer, her bir grubun kendisi olmasını, bireylerin de birey olarak yer bulmasının daha isabetli olacağını düşünüyorum. Ama bu kez de süreç tam tersinden işliyor.

Bileşenlerin sönümlenmesi HDP’yi zora sokmuştur

Bizim burada anlatmak istediğimiz, HDP olarak kamuoyu önündeki muhataplık, iktidarın saldırısı, kriminal algı atmosferi, derin güçlerin tahriki ile faşist zihniyetlerin saldırıları karşısında, HDP zora sokulmuştur. Oysa HDP olarak girilemeyen yerlere, bileşenleri aracılığı ile girilebilmekteydi. Yani HDP vücudun ana damarı rolünde ise, bileşenler kılcal damarlar idi. Kılcal damarlar şimdi sönümlendi ve toplumsal muhalefeti ifade eden vücut zora girdi. Artık toplumsal muhalefet ana atar damarlarla idare etmek zorunda bırakıldı.

Türkiye genelinde, çeşitli il ve ilçelerde doğrudan HDP binalarına yönelik saldırılar, yakmalar, yıkmalar savuşturulamamıştır. Oysa bileşenler aracılığı ile siyasi çalışmaların daha kolay yapılabildiği alanlar olmuştur. Bu yönde bir değerlendirme gerçekleştirilememiş, daralma oluşmuştur.

Bu durum kalbe henüz kan pompalanmaktayken, beyne giden kanda azalma meydana getirdi. HDP politik olarak bağımsız düşünme yeteneğinde yalpalamaya başladı.

HDK bileşenleri, ne için bileştiklerini unutarak, HDK’nın oluşturduğu HDP’nin ne için ve hangi amaçla kurulduğunu, işleyiş tarzını dahi unutup, doğrudan organik bir parti haline gelen HDP’lileşiyorlar. Bu HDK’nin sönümlenmesine yol açtığı gibi, ilerleyen zamanlarda HDP’nin de tıkanmasına yol açacak bir durumdur, bugün de bu değerlendirme geçerliliğini koruyor. Fakat ortada reel olan bir durum vardır, artık HDP organik bir partidir ve parti programı etrafında siyasi çalışmasını yürütmektedir. Artık HDK diye bir süreç bitmiştir, yeni bir süreç vardır. Bunu eleştirmek başkadır, var olanı görüp kabul etmek başkadır.

Geminizi hangi kayalıkların arasından, hangi dalgalarla boğuşarak denizde yüzdürdüğünüz değil, yükünüzü limana getirip getirmediğinizle ilgilenen insanlar için, kendi iç tartışmalarımızın bir yararı yoktur. Ama örnek olmak diye de bir görevimiz vardır.

O nedenle, HDK’nın sönümlenip, HDP’nin öne geçtiği bir atmosferde,

Emek Partisi (EMEP)’nin daha sonradan da Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin kendi partileri ekseninde politika geliştirmeleri ve bağımsız duruşlarını terketmemeleri isabetli bir yaklaşım olmuştur.

Demokratik siyaset

Çoğulcu, uzlaşı içinde, demokratik siyasetten yana bir hayat istiyorsak, öyle davranmalıyız. Liyakat esaslarını gözetmeyen bir yerden, “anahtar listeye oy veren bir kafa”da kaldığımız sürece, bir gün birileri de anahtar liste ile liyakatı gözetmeyeceklerdir. O halde önce kendimiz değişmeli, nasıl bir yaşam istiyorsak, nasıl bir örgüt istiyorsak, birey olarak da kendimiz öyle olabilmeliyiz.

Bir yandan HDP’yi oluşturan bileşenlerin sönümlenmesinin yarattığı olumsuzluk varken, diğer yandan demokratik siyaset ile silahlı siyaset arasındaki çekişme de aykırı bir handikap oluşturmaktadır.

Demirtaş'ın eş başkanlığına engel bir sicili bulunmamasına rağmen, tutuklanır tutuklanmaz, eşbaşkan olarak yerine başkalarının getirilmesi, onun eş başkan sıfatıyla savunma yapmasının önlenmesi, tasfiye edilmesinin bir başka şüphesini oluşturmuş bende.

Düşünün Selahattin DEMİRTAŞ kişisel özellikleriyle bunca etkili oluyor, HDP eşbaşkanı olarak daha da etkili olabilirdi. Ben bunu bir avukat olarak, savunma gücü açısından söylüyorum. Ama zannımca “Öcalan'ın liderliği” ortadan kalkar diye bunu önlediler. Uluslararası kamuoyunda Demirtaş’ın etkisini yok etmek istediler. Oysa bugün Demirtaş yazdıklarıyla, açıklamalarıyla, yazdıklarıyla, mahkemelerdeki duruşuyla ve aile fotoğrafıyla etkisini gün geçtikçe ayakta tutuyor.

Nelson Mandela tutuklandıktan sonra, dışardaki arkadaşlarına, artık kararları kendisinin vermesinin doğru olmadığını söylemişti. Nelson Mandela 1964’lü yıllarda tutuklandıktan sonra, dışarıdaki arkadaşlarına, “Artık karar verme durumunda değilim. Ben cezaevindeyim. Kararlarınızı sizler alacaksınız.!” demiş ve bir mahkum olarak tam 27 sene cezaevinde yaşamını sürdürmüş, örgütünün dışarıdaki işlerine karışmamıştı. Nitekim öyle uyguladı. Türkiye’de de tüm sol örgütler, cezaevine düşen arkadaşlarının oy hakkını durdururdu.

Nitekim, Mandela’nın yaptığını, Türkiye’de Abdullah Öcalan yapmadığı için, PKK bağımsız bir hareket olamadığından, cezaevinden gelen görüşlere göre tutum almak zorunda kaldığından o cenahta bir sıkıntı yaşanırken, Öcalan’ın dayatmaları demokratik siyaseti de olumsuz etkiliyor. Okuduklarımızdan ise Türkiye’nin Mandelası olan Öcalan’ın öyle demediğini anlıyoruz ve hala, “Karar verici benim!” demeyi ısrarla sürdürüyor. Öcalan uzun yıllardır demokratik siyasetten bahsediyor ama, Öcalan’ın demokratik siyasete evrilen bu yanına karşın, “kendilerini tamamen serbest bıraktım"[3] diyerek örgüt üzerindeki hakimiyetinden vazgeçmediği, özne olmayı sürdürdüğü, “miras”a[4]  sahip çıkarak, “beni saf dışı edemezsiniz!” “benimle oynamayın, çok perişan olursunuz”[5] dediği de biliniyor. Ama buna rağmen, “rüçhan hakkı”ndan vazgeçmiyor ve tarihi kendi ömrü ile sınırlandırıyor. Bu nedenle belki de kendisinin dışında bir demokratik lider ortaya çıkmasının önünde duruyor. Çözüm süreci görüşmelerinde bunu doğrudan Demirtaş’a söyledi diye biliyorum, yanılıyor olabilirim ama kitaplarında PKK’ya doğrudan söylüyor. Hatta daha ileri gidiyor, “Bir gazetede birileri ‘Kemalizm’le Öcalanizm’den kurtulmadıkça sol gelişmez’ deniyordu. Bunu diyenlerin en aşağılık bireycilikler içinde yaşadıkları bilinmelidir.”[6] diyebiliyor.

Sosyalist harekette olduğu gibi, PKK’de de Öcalan rüçhan hakkını kullanmaya devam ederken oy hakkını da elinden bırakmıyor hala. Sanırım bir başka sıkıntı da burada.  

Kör şiddet

Uluslararası alanda, gerilla hareketleri, demokratik siyasetin önüne açmak için çatışmasızlık kararı alıyorlar ve Devletin önünden çekiliyorlar. Bu durum da uluslarüstü bir barış havası yansıtıyor ve olumlu bulunabiliyor. Ama PKK sürekli bir yerlerden yok “halk savaşı”, yok karakol baskını, vs. ile ortaya çıkarak, negatif gündemi körüklüyor. Olaya bir de bu yönüyle bakmak gerekir.

Şiddetten arınmış bir görünüm sunulamıyor. Bundan yararlanarak iktidarını sürdürmek isteyen güçler, bunu kendilerine gerekçe yapıyor. “Kör şiddet”ten kaçınmak gerekirken, özellikle kaçınılmıyor, “istihbarat yönlendirmesinde bir örgüt faaliyeti” yansıtılıyor. Türkiye’de DevSol hareketinin içine düştüğü acizane durum bugün budur. PKK da içinde cirit atan istihbarat unsurlarının yönlendirmesi altına giriyor. Ama Öcalan’ın tutumu, bunun sadece bir istihbarat unsuru meselesi olmadığını ortaya koyuyor.

Hangi koşullarda şiddete başvurmak haklı hale gelebilir?

Birleşmiş Milletler Örgütü anlaşmasına göre 3 temel kriter belirlenmiş. Uygulanma tarzı tartışılabilir.

Esas ilke, hiçbir Devlet, örgütlü güç, devletlerarası ilişkilerinde şiddet kullanmayacak. Yani savaş yasak olacak.

Eğer bir devlet, diğer bir devleti işgal eder ise, işgal edilen devlet, kendisini savunabilecek.

İnsanlığın geldiği temel ortak değerlerin korunması itibariyle, insanlığa aykırı tutum içinde olan güçlere müdahale meşru kabul edilebilecek.

Bu esasların dışında, kendisini var etmek isteyen ulusal kurtuluş hareketlerinin meşru hak arayışı kabul edilecek. Ancak böyle bir mücadelede mümkün olduğunca şiddetten kaçınılacak.

Zaman zaman PKK’nın merkezi olarak yansıtılan Kandil, bu ilkelerin dışına çıkıyor,  sürekli demokratik siyaseti provake ediyor. Bunun örneğini 7 Haziran-1 Kasım 2015 olayları ve son olarak Mersin örnek. İktidar güçleriyle olan gizli işbirliğinin ürünleri sanki bunlar.

Demir Küçükaydın ciddi bir şekilde eleştirmişti. Etkili de oldu sanırım.

PKK bir yana durmuyor, demokratik siyasi çözümün demokratik siyasetin işi olduğunu ortaya koymuyor, “silahlı mücadelede benim işim, demokratik siyaset de benim işim diyor” ama olmuyor. Oluyorsa sorun yok. Ama olmadı. O nedenle sürekli Demirtaş ve demokratik siyaset, "İmralı'yı / Kandili muhatap alınız!" dedi, ama İmralı ya da Kandil, "Demokratik siyaseti muhatap alın!" mütevaziliğini göstermedi. Devlet de bu çelişkiyi kullanıyor ve provoke ediyor.

İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan ve Pazar günü insanların en kalabalık olduğu bir zamanda İstiklal caddesinde bir bombanın patladığı haberi ile Türkiye sarsıldı. Tüm internet ve sosyal medya paylaşımları durdu, RTÜK yayın yasağı getirdi. Herkes ne olduğunu anlamaya, yaptıkları paylaşımlar nedeniyle başlarının derde girebileceği korkusundan, özellikle görüntü ya da haber paylaşımı yapmamaya özen gösteriyor, birbirlerini uyarıyorlardı. İşte şiddetten medet umanlar, bu patlamayı kullanarak, savaş uçaklarını havalandırmaktan geri durmadılar. Ama kısa sürede balon patladı ve toplumda karşılık bulmadı.

Burada esas olarak bizi ilgilendiren demokratik siyaset ve biz bu kapsamda Demirtaş'ın geliştirdiği çizgiyi anlamlı bulmamızdan dolayı, sürekli onun provake edilmesine dair girişimlere yönelik eleştirimiz olabilir.        Yaşanılabilir bir Türkiye nasıl inşaa edilebilir? Derdimiz bu soruya isabetli cevap vermek ve ona uyarlı hareket etmektir.

Emek ve Özgürlük İttifakı

Sol muhalefet, HDK’yi sönümlendiren ve HDP’yi öne alan bir yaklaşım içindeyken, içine düşülen daralmayı aşmanın bir yolu olarak, “Emek ve Özgürlük İttifakı” ileri bir adımdır. Ancak, buna benzer atılımlar defalarca yinelenmektedir. Daha ileri adım atılabilir olması gerekir. Ama bir adım ileri iki adım geri ilkesi sürekli işliyor.

HDK bileşenliğinden eser kalmayıp, HDP bileşenliği ile yetinen ve iyice sönümlenmiş bulunan Yeşil Sol Parti, ideolojik olarak sönümlenmiş ise de, son kalanlarına kişisel ikbal temin etmeye araç olabilecek, önemli bir görevi üstlenmiş durumdadır. Var olan duruma göre, üstlenilen bu tarihsel bir görevdir.

HDP'nin kapatılma riski karşısında, örgütlenmesini tamamlayarak seçime katılma hakkını elde etmiş olan Yeşil Sol Parti[7] örgütlerinin kağıt üzerinde tamamlanmış olması yetmez, bu bir başarıdır. Bu örgütlenmenin pratiğe de yansıtılması gerekir. Ha bu kalkışma ile birlikte parti programı, dili, söylemi, her yönüyle yeniden gelinen tarihi koşullara uygun olarak değerlendirilebilir.

Esasında HDP’nin programı ile Yeşil Sol Parti’nin programı arasında temelde bir çelişki yoktur. Demokratik siyaset üzerinden yürüyeceksek, yasal prosedürde kurulan partilerin programlarının sınırlı kaldığını kabul etmeliyiz.

HDP’nin dayatması

HDP yönetimi, kapatma ve siyasi yasak davası açıldığında, rest çekmek yerine, yeni bir oyun kurması gerekirken, bunu yapmayarak, sonuna kadar kırılmaya devam ediyor. Oysa davanın açılma sinyalini aldığı ilk günden, bugün hazırlanıldığı gibi, Yeşil Sol Parti ya da bir başka parti üzerinden gerekli hazırlıklar yapılarak, üstelik son hazine yardımı da kaptırılmadan, yola devam edilebilirdi. Bu yapılmadı.

Buna çeşitli gerekçeler ile argüman üretilebilir. Ama görünen o ki, mevcut HDP yöneticilerinin, milletvekillerinin hayatı kendi ömürleri ile sınırlı bir hayat olarak görmeye devam etmeleridir aslolan. HDP bundan kaçınmadığı sürece, kendi geleceğini sönümlenme yolunda hazırlamaktadır.

 

[1] Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2. Baskı, Haziran 1990

[2] Ufuk URAS'tan aparttığım bir söz.

[3] Abdullah ÖCALAN, Bir Halkı Savunmak, Çetin Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2004, sy.335

[4] age, sy.360

[5] age, sy. 328

[6] age, sy.363

[7] https://yesilsolparti.org/